Oyun bitiyor

Türkiye'nin "Kapıları açtık" açıklamasıyla Avrupa'ya geçme hayali kuran binlerce sığınmacı Yunanistan sınırına koştu.

Oyun bitiyor

Ancak umduklarını bulamadılar. Şimdi geri dönmelerinin vakti geldi. Tunca Öğreten'in izlenimleri...Yunanistan sınırında, Meriç Nehri'nin kıyısında gece için hazırlık yapıyor Suriyeli İlyas. Elinde uzun bir kazık, suya doğru uzanan toprağı kazıyor. Belli ki oyuğu, nereden bulduğunu bilmediğim büyük bir brandayla kapatıp derme çatma bir sığınak yapacak kendine. Telefonumdaki uygulamaya göreyse yağmur başladı başlayacak. "Altı gündür buradayım abi” diyor bir yandan kazığı toprağa saplarken. "En zoru ne? Yağmurdan korunmak mı, yoksa yemek bulmak mı” diye soruyorum. Sopanın ucuyla birkaç adım öndeki insan dışkısını gösteriyor ve "Tuvalet abim, tuvalet” diyor. Kafamı çevirip etrafıma bakıyorum, öbek öbek insan dışkısı görüyorum.

Suriye iç savaşı başladığından bu yana Türkiye, Irak ve Suriye'deki pek çok mülteci kampını görmüş bir gazeteci olarak yokluğun mermi ya da bomba kadar insan hayatını bu denli tehdit ettiği bir başka krize tanıklık etmediğimi anlıyorum.

Türkiye'nin Yunanistan sınırındaki bir haftalık göçmen krizinde düzenli ne bir gıda ve temizlik malzemesi, ne de mobil tuvalet yardımı bulunuyor. Avrupa hayaliyle sınır boyunca kümeleşen farklı milletlerden binlerce göçmen açlıkta da, tuvalet ihtiyacında da ortak bir kaderi yaşıyor.

‘Dövdüler, paramı aldılar'

22 yaşındaki İlyas, beş gün önce dört arkadaşıyla birlikte Meriç üzerinden Yunanistan topraklarına geçmiş. Çalıların arasından kendilerini saklayarak ilerledikleri sırada yüzü kar maskeli bir grupça yakalanmış. "Yunan askeri miydi” diye soruyorum, "Kar maskeleri ve kamuflajlı pantolonları vardı ama sivil gibilerdi” yanıtı veriyor. Maskeli grup ilk olarak İlyas ve arkadaşlarının cep telefonlarına el koymuş. Ardından da sopalarla dövmeye başlamış. "Çok dayak yedik abi” diyor, yüzünde utangaç bir tebessümle. Yunan çeteler İlyas ve arkadaşlarının cebindeki birkaç yüz dolara da el koymuş. Kimlikleri, çantalarındaki özel eşyaları da alarak Türkiye'ye geri yollamışlar.

Hayali Yunanistan üzerinden Almanya'ya gidebilmek

İlyas inatçı bir genç. Hayaliyse Yunanistan üzerinden Almanya'ya gidebilmek. "Biraz daha bekleyeceğim. İstanbul'da hayat çok zor. Yaşayamıyorum. Mutlaka Almanya'ya gitmeliyim” diyor.

İlyas ve arkadaşlarının da kaldığı kıyı hattında 300 kadar göçmen var. Alanın hemen girişindeyse yaklaşık 70 çevik kuvvet polisi hazır bulunuyor. Diğer alanlardan farklı olarak burada neden çevik kuvvet polisi bulunduğunu merak ediyorum. Yanıt aradığım sırada koruma polisleriyle birlikte sivil kıyafetli biri geliyor. Alandaki göçmenler, daha sonra Edirne İl Emniyet Müdür Yardımcısı olduğunu öğrendiğim kişinin etrafına toplanıyor. Ben de kalabalığın arasındaki yerimi alıp konuşmalara kulak kabartıyorum. Göçmenler birbir şikayetlerini, çaresizliklerini sıralarken müdür yardımcısı konuşmaya başlıyor: "Bakın karşı tarafa geçirmiyor Yunan polisi. Açmıyorlar kapıyı. Artık burada beklemenin bir anlamı yok. Çocuklarınıza yazık. Geri dönün.”

‘Polis, göçmenlerden dönmelerini istiyor'

Bu sözler, Türk hükümetinin bir haftadır uyguladığı göçmen politikasının tam tersini işaret ediyor. Çevrede gördüğü her gazeteciye Yunanistan'ın kapıyı açıp açmayacağını soran göçmenler şaşkın bir şekilde ümitlerini biraz daha kaybediyor.

Aralarında umudunu koruyanlar da var. Onlardan biri 21 yaşındaki Irak Türkmeni İbrahim. 2014'te, IŞİD'in Telafer'i işgal ettiği sırada ailesiyle birlikte Türkiye'ye gelmiş. Ankara'da yaşıyorlar. İşsizlik ve sefalet nedeniyle öğrenimini tamamlayamamış. Arada sırada bulduğu geçici işlerle altı kişilik ailesine yardımcı olmaya çalışıyor. "Benim kaybedecek hiçbir şeyim yok abi. Öldürseler de, kovsalar da Avrupa'ya gitmem lazım. Türkiye'de Türklere hayat yok ki bize olsun” diyor İbrahim. Durgun bir su gibi konuşuyor genç adam, yaşadıklarını, hayallerini anlatırken gözleri doluyor. "Cebimde kuruş para yok. Sağolsun Edirne halkı çok iyi. Arada sırada buraya ekmek, meyve, bisküvi falan getiriyorlar. Onların getirdikleriyle karnımızı doyuruyoruz” diyor. İbrahim anlattıkça Meriç gibi kabarıyor insanın yüreği.

Bu sırada ayağımın dibine bir portakal düşüyor. Kafamı çeviriyorum, İdlibli Ahmed'in iki yaşındaki kızıyla karşılaşıyorum. Portakal mı çok büyük, kız mı çok küçük anlaşılmıyor. Belki de tek öğünü bu diye geçiriyorum içimden. Yüzü kir içinde. Saçları is ve pislikle renk değiştirmiş. Üzerinde sarı bir hırka. Arkasını dönüyor. Pantolonundaki izlerden altını pislettiğini anlıyorum. Kim bilir çocuk bezi için hangi ilkel yöntemi kullanmak zorunda kalıyor annesi diyorum. Kız, babasının kucağına doğru uzaklaşıyor.

"Altı yıldır buradayım” diyor Ahmed. "İş yok, para yok. Yılda bir kez et yiyebiliyoruz ailemle. O da Kurban Bayramı'nda birileri keser de bize ikram ederse” diyor. Ailesinin önünde yanan bir kütük, başlarının üzerinde öylesine tutturulmuş, ilk rüzgarda uçup gidecek bir branda.

Üç çocuklu Ahmed de çok kararlı. "Burada sefaletten öleceğime Yunan polisi öldürsün” diyor. Mutlaka geçeceğini söylüyor ve ekliyor: "Ama şimdi değil. Buradaki kriz bir bitsin. Ondan sonra geçeceğiz biz.”

‘Sonumuz onlar gibi olacak'

Uzun boylu, 60'lı yaşlarında bir adam beliriyor az ileride. Ellerinde poşetler var. Üç, dört somun ekmek. Biraz domates, salatalık. Yanındaki genç Türkmenistanlıya söylene söylene yürüyor: "Yapmayın evladım yapmayın. Öldürüyorlar. Gitmeyin oraya kurban olayım. Dönün yaşadığınız yerlere.”

Durduruyorum adamı ve ne olduğunu soruyorum. Pazarcıymış. Akşamları buraya gelip birkaç parça yiyecek veriyormuş göçmenlere. Bu akşam da Türkmenistanlı bir aile için yiyecek getirdiğini söylüyor.

İstanbul'a dönmek üzere arabaya doğru yürürken bir ara sokağa giriyorum. Peşimden de yedi, sekiz polis… Kim olduğumu, burada ne aradığımı soruyorlar. Kimliğimi istiyor, GBT'ye bakıyorlar. Yaklaşık 15 dakika bekliyorum. Beklerken de göçmenler üzerinden oynanan oyunun sona yaklaştığını hissediyorum. İlk günlerde gazetecilere kurabiye ikram eden, sınır kapısını açan, kibar davranan polis artık gözaltına alıyor. Son günlerde 10'dan fazla gazetecinin gözaltına alındığını, hatta Mezopotamya muhabiri İdris Sayılğan'ın önce tutuklanıp sonra serbest bırakıldığını hatırlıyorum.

Bunları düşünürken komiser kimliğimi geri veriyor: "Gidebilirsiniz.”

Göçmenleri geride bırakıp yola çıkıyorum. Bir süre sonra telefon çalıyor. Türkmen İbrahim: "Abi” diyor yine dingin sesiyle. "Bir adam geldi az önce buraya. ‘Artık burada kalamazsınız. Geldiğiniz yere geri gidin. Gitmezseniz döverek, zorla dağıtacağız sizi' dedi. Bir şeyler olacak herhalde.” Gelenin polis olup olmadığını soruyorum. "Sivildi. Bir yardım derneğinden geldiğini söyledi” diye cevap veriyor. "Dön İbrahim” diyorum, "Oyun bitiyor.”

Tunca Öğreten

© Deutsche Welle Türkçe