HABER

Türkiye’de öğrenci hareketlerinin geçmişi

Geçmişteki öğrenci hareketlerinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bıraktığı izler var.

DW Türkçe, 80 darbesi öncesi ve sonrasındaki üniversite örgütlenmelerini o dönemin öğrencileriyle konuştu."Geleceğin teminatı", "vatanın bekçisi", "değişimin öncüsü"… Gençliğe atfedilen vasıflar, iktidarların gençlik tasavvurları gibi farklılık gösterebiliyor. Bugün Boğaziçi Üniversitesi protestoları ile gündeme gelen öğrencilerin, geçmişte eylemleriyle tarihe yön verdiği zamanlar var. Öğrenci hareketiyle kaderi değişen yükseköğretim kurumlarından biri, Boğaziçi Üniversitesi…

Sene 1968, yer İstanbul… Faruk Pekin, Robert Kolej Yüksekokulu'nda kimya mühendisliği okuyor. Aynı zamanda okulun, Öğrenci Birliği Başkanı. Hızla politikleşen gençlerin tüm dünyayı sarstığı bir dönem. Türkiye'de de 68 rüzgarı esiyor. Bir yanda 6. Filo eylemleri, diğer yanda İstanbul Üniversitesi'nin Deniz Gezmiş liderliğinde öğrenciler tarafından işgali. Öğrencilerin hayalleri ve talepleri var. Buna, Robert Kolej Yüksekokulu'nda okuyan gençler de dahil: Okullarının millileşmesini istiyorlar. Faruk Pekin, Robert Kolej Yüksekokulu'nun Boğaziçi Üniversitesi'ne dönüşme sürecini başlatan kişi:

"Şöyle bir ülke düşünün: Yargıçlar yürüyor, astsubay eşleri yürüyor, öğretim üyeleri yürüyor. Gençlik yürüyor."

Bu ortam içerisinde örgütlenen gençlik, üniversitelerin sorunlarına çözüm aradığı gibi ülke ve dünya gündemine dair güncel meselelere de ses çıkarıyor. Pekin'in başkanlığını yaptığı Öğrenci Birliği'nin eylemliliği sonuç veriyor. 1971 yılında Anayasa Mahkemesi'nin özel yüksek okulların kapatılması kararıyla, ABD'li Christopher Rheinlander Robert'in mali desteği ile açılan Robert Kolej'e ait yüksekokul, Türkiye Cumhuriyeti devletine bırakılarak "Boğaziçi Üniversitesi" oluyor.

"Türkiye Cumhuriyeti tek kuruş ödemeden Bebek'teki arazinin sahibi oldu. Burada öğrenci birliğinin ciddi katkısı vardır."

Pekin'in öğrenci hareketi içinde yer aldığı yıllarda üniversiteliler, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin Taşkışla kampüsünde bir araya geliyor. Ortak bildiriler burada hazırlanıyor. O dönem, işçilerin fabrika işgali öncesi öğrencilere "Bizi destekleyin" dediği bir dönem. Akıllı telefon yahut sosyal medya araçları yok ama iletişim kurmanın her zaman bir yolu var.

"Pencereden atılarak katledilen Vedat Demircioğlu'nun ölümünü, İzmit'teyken arkadaşların yanıma gelip haber vermesiyle öğrendim. Bir durum olduğunda İTÜ'de buluşurduk. Ankesörlü telefonlar vardı. Santrale bağlanırdı, direkt arayamazdınız."

"Bugün öğrenciler dünyayı daha iyi okuyor"

Faruk Pekin, şu an Boğaziçi'nde etnik, dinsel yahut ideolojik ayrımlar olmadan öğrencilerin bir arada hareket etmesini kıymetli buluyor. Prof. Dr. Fatmagül Berktay da öyle.

"O zamanlar yaşadıklarım olmasa, bugünkü ben olmazdım. Bugün beni oraya koysanız, yine aynı şeyleri yapardım."

Fatmagül Berktay, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne 1968 yılında giriyor ve kendisini öğrenci boykotlarının içinde buluyor. Üniversite öğrencileri işçi mücadelelerinden gecekondu eylemlerine her yerde. Berktay da o gençlerden biri. ABD'ye gitmek üzere kazandığı bursu yakıyor çünkü Vietnam Savaşı son sürat devam ediyor.

"Ezilenden, sömürülenden yanaydık. O dönem gençlik hareketi Batı’dakinden farklı olarak özgürlük değil, bağımsızlıkla ilgileniyordu. 'Bağımsız Türkiye' talebi vardı. Kamusal sorumluluk öndeydi, bireysel özgürlük meselesi daha gerideydi."

"Biz o zamanlar çok keskindik"

Amfilerde toplantılar yapılıyor, bildiriler dağıtılıyor. Üniversiteler arasında birliktelik var. Berktay'ın öğrencilik hayatı, 12 Mart dönemi politik bir genç olması nedeniyle iki sene hapse girmesiyle kesintiye uğruyor. Ancak eğitim hayatını tamamlayabiliyor.

"Biz o zamanlar çok keskindik, bugünkü öğrencilerden farklardan biri bu. Bunun ne kadar tahrip edici olduğunu gördüm. Bugün öğrencilerin dünyayı daha iyi okuduklarını düşünüyorum. Bizim dönemimizdeki kadar belirgin ayrımlar yok artık."

Prof. Dr. Berktay'a göre, üniversitelilerin farklılıklara ve bireysel özgürlüklere sahip çıkması, kutuplaştırmaya karşı durmaları önemli. Bunun daha doğru politik bir yaklaşım olduğu görüşünde.

"Politika sadece siyasi iktidarı ele geçirmek değildir" diyen siyaset bilimci, sivil itaatsizliğin demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu söyleyerek, bu hakkın çiğnenmesinin otoriterleşmesinin ne kadar ileri gittiğinin göstergesi olduğunu dile getiriyor.

"90'larda ‘düzen bozucu' diye lanse ediliyorduk"

Türkiye'de öğrenci hareketleri denildiğinde akla ilk olarak 1960'lı, 1970'li yıllar geliyor. Ancak 1990'lı yıllar da, ülkenin üzerinden silindir gibi geçtiği 12 Eylül darbesinden sonra üniversitelilerin eylemliliklerini sürdürdüğü bir dönem. 1995 yılının sonlarına doğru kurulan "Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu", bu döneme iz bırakan örgütlenmelerden biri.

Yönetmen Emin Alper ise koordinasyon içinde yer alan öğrencilerden. 1992'de Boğaziçi Üniversitesi'nde okumaya başlayan Alper, 90'lardaki gençliğin gündemini üç başlıkta topluyor: Harçlar, özelleştirme ve Yükseköğretim Kurulu (YÖK). 70'lerin sol mirasının katı tavrıyla hesaplaşmaların sürdüğü, Kürt meselesinin tartışıldığı, demokratikleşmenin yollarının arandığı yıllarda üniversiteliler sözlerini sakınmıyor. Paneller, forumlar düzenleniyor, YÖK'ün kurulduğu 6 Kasım'da kurum karşıtı eylemler yapılıyor.

"90'larda polis baskısı ve şiddeti, gözaltılar rutin muamelelerdi. 80 öncesine dair paranoyanın devam ettiği bir dönemdi. Öğrenciler olarak 'düzen bozucu' diye lanse ediliyorduk. Medya, '70'lerin istenmeyen manzaraları tekrar yaşanmaya başlandı' diye haberler yapardı."

Gençler, hikâyeleriyle büyüdüğü, geniş kesimlerle ittifak kurabilmiş 68 kuşağının etkisi altında sokaklarda. "Biz niye böyle bir hareket yaratamıyoruz?" sorusu var. Öyle ki, öğrenci hareketi içindeki deneyimlerinden yola çıkarak 1968 dönemine bakmak isteyen Emin Alper, doktora tezini bu konu üzerine yazıyor. Bugün siyasi yönetimin 90'lı yıllardan daha baskıcı olduğunu düşünen yönetmen, toplumdaki kutuplaşmanın muhalefetin öğrencilere daha "sempatik" bakmasına neden olduğu, dolayısıyla geniş kitleleri harekete geçirme potansiyeline sahip olduğu kanaatinde.

"Kızlar tekmelendi, yerlerde süründü, YÖK'ün yıldönümüydü"

İstanbul Üniversitesi'nin "merkez kampüs" olarak anılan Beyazıt yerleşkesi, 60'lı yıllarda olduğu gibi 90'larda da öğrenci hareketlerine ev sahipliği yapıyor. Bugünün feminist avukatı Funda Ekin, o zaman hukuk fakültesinde öğrenci. Kırşehir'den İstanbul'a okumaya gelen Ekin, kısa zamanda politikleşiyor. Kendi deyişiyle, meraklı yapısı nedeniyle entelektüel açlığını doyurması zor olmuyor.

"Kulüplere baktım önce. Sonra birkaç insanla tanıştım. Kültür-sanat etkinliklerine gitmeye başladım. Okulda harçlarla ilgili birkaç eylem görmüştüm. Polis ağırlıklı bir kampüstü ama bugüne göre daha naif kask, daha naif coplu polisler vardı."

Polislerin varlığı endişe verici olsa da öğrencilerde gördüğü özgüvenle onların arasına katılıyor. Kendisini, harçlarla ilgili bildiri ve rozet dağıtılan masanın ardında işte böyle buluyor. Talepleri, nitelikli ve parasız üniversite.

"Harçlara yüksek zam yapılmıştı. Her okulda bu konuyla ilgili forumlar oluyordu. Eylemlerimiz oldukça eğlenceliydi. Polislere şarkı söylüyorduk mesela. 'Polislere ısmarladım, çay gele gele' diye halay çekiyorduk. Boş cüzdanlarımızı polise gösteriyorduk. Barışçıl eylemler yapardık."

İTÜ Taşkışla, 60'larda olduğu gibi öğrenci koordinasyonun da bir araya geldiği mekân. Her okuldan iki temsilciyle toplantılar yapılıyor. Öğrenci gazetesi çıkarılıyor, "Ferman devletinse üniversiteler bizimdir" sloganı atılıyor. Süreç devam ettikçe koordinasyon da kalabalıklaşıyor. Polis, 6 Kasım 1996'daki YÖK eylemine oldukça sert müdahalede bulunuyor. 542 öğrenci gözaltına alınıyor. "Bulutsuzluk Özlemi", şarkısını yazıyor.

"İndi kalktı coplar/Kollar yoruldu/Kızlar tekmelendi/Yerlerde süründü/YÖK'ün yıldönümüydü"

Funda Ekin, mücadeleyle geçen, dayak yediği, gözaltına alındığı yılları her şeye rağmen arkadaşlarıyla kalabalık şekilde itiraz etmiş olmanın mutluluğuyla anıyor. Üniversite döneminden güçlenerek çıktığını söylüyor.

Her dönemin mücadele biçimi farklı olsa da üniversiteliler, bugün de görünür olmaktan vazgeçmiyor. Fatmagül Berktay'a göre, gençliğin taleplerinin kulak ardı edilmemesi gerekiyor.

"Bugün gençleri apolitik sayan bir zihniyet var. 'Ah, geçmişte şöyleydik' denebiliyor. O bir nostalji, yanılsama. Ben bugünün gençlerine çok saygı duyuyorum."

Burcu Karakaş

© Deutsche Welle Türkçe

Geri Dön