Petrol yerini yavaş yavaş mavi altın olarak bilinen suya bırakıyor... Son dönemde küresel finansın en sıcak stratejisi de su fonları. Gelin burada neler oluyor bakalım!
Dünyadaki su krizinin bir boyutu fiziki yetersizlikse, diğer boyutu ekonomik kıtlıktır. Yani su aslında oradadır, ancak onu arıtacak, taşıyacak ve dağıtacak altyapıya yatırım yapılmadığı için erişilemezdir. Su fonları tam olarak bu finansman açığını kapatmayı vaat ederken, erişim bedelini de kendileri belirler.
Su, tarih boyunca temel bir insan hakkı ve kamusal bir varlık olarak görüldü. Ama zaman içinde su fonlarının büyümesi, suyun tıpkı petrol, altın veya buğday gibi borsada spekülasyonu yapılan bir finansal varlığa dönüşmesine sebep oldu. Suyun vadeli işlem piyasalarında fiyatlanması, küresel su fiyatlarının yerel ihtiyaçlara göre değil, yatırımcıların kâr beklentilerine göre şekillenmesine yol açtı.
Dünyadaki tatlı su kaynaklarının yaklaşık %70'i tarımda kullanılıyor. Su fonları, özellikle Avustralya veya Amerika Birleşik Devletleri'nin batısı gibi kuraklık riski yüksek olan bölgelerdeki tarımsal su haklarını satın alıyor. Bu durum, çiftçilerin suya erişim maliyetini artırarak küresel gıda fiyatlarında dalgalanmalara ve gıda enflasyonuna doğrudan etki etme gücünü bu fonların eline veriyor.
Teknoloji dünyasının kalbi olan yapay zeka modelleri ve dev veri merkezleri, sunucularını soğutmak için milyonlarca litre temiz suya ihtiyaç duyuyor. Su fonları, teknoloji devlerinin bu akut bağımlılığını öngörerek endüstriyel su sağlayan şirketlere büyük yatırımlar yapıyor. Bu durum özünde fonların teknoloji sektörünün büyüme hızını ve lokasyon seçimlerini etkileyecek bir kaldıraca sahip olması demek.
Sınır aşan nehirler ve Nil, Fırat, Dicle ve Mekong gibi ortak su havzaları zaten ülkeler arasında diplomatik ve askeri gerilim kaynağı olarak da karşımıza çıkıyor. Özel su fonlarının bu havzalardaki kritik altyapıları, baraj yönetimlerini veya arıtma tesislerini özelleştirme yoluyla ele geçirmesi, devletlerarası krizlere üçüncü bir finansal tarafın ve uluslararası hukukun koruduğu yatırımcı haklarının dahil olması anlamına geliyor.
Birçok devlet, eskiyen su altyapılarını yenileyecek bütçeye sahip değil. Su fonları, milyarlarca dolarlık sermayeleriyle devreye girerek şehirlerin su dağıtım şebekelerini, deniz suyu arıtma tesislerini işletme hakkını alıyor. Bu durum, suyun yönetimini kamu yararından çıkarıp hissedar kârı odaklı bir yapıya büründürerek sosyal dengeleri sarsma potansiyeli taşıyor.
Su fonlarının bir kısmı kendisini sürdürülebilirlik ve iklim kriziyle mücadele maskesi altında sunuyor. Temiz suya erişimi artırdıklarını iddia etseler de, asıl motivasyonun kâr maksimizasyonu olması eleştiri topluyor. Fonların dünyadaki imajı, çevresel bir kurtarıcı olmak ile krizden beslenen bir akbaba sermayesi olmak arasında sıkışmış durumda.
Su kıtlığı, iklim göçlerinin en büyük tetikleyicisidir. Su fonlarının hangi bölgelerdeki su projelerini fonlayıp hangilerini fonlamayacağı, o bölgelerin yaşanabilirliğini doğrudan etkiler. Yatırım gitmeyen coğrafyalarda suyun tükenmesi veya aşırı pahalanması, milyonlarca insanı yerinden ederek küresel göç dalgalarını ve dolayısıyla hedef ülkelerin demografik dengelerini tetikleyebilir.
Geçen yüzyılda petrol rezervlerini kontrol eden aileler, şirketler ve fonlar küresel siyasete yön veriyordu. Bugün ise su haklarını, yeraltı akiferlerini yani su depolarını ve arıtma patentlerini elinde tutan yeni bir finansal elit tabaka oluşuyor. Bu su baronları da gelecekte hükümetlerin politikalarda esneklik payını daraltabilecek kadar büyük bir lobicilik ve yaptırım gücüne ulaşma yolunda ilerliyor.