GRUPTA DİBE VURDUK! 4 MAÇ 0 PUAN! 2 ATTIK, 11 YEDİK...

Milli Takımımız, UEFA Uluslar Ligi'ndeki 4. maçında İtalya deplasmanından 3-1'lik mağlubiyetle döndü. Milliler, maçın genelinde aslında korakor bir mücadele gösterse de makus talihine yenik düşerek yine kaybetti.

Bugün gelinen noktada Fransa'ya karşı alınan 1-0'lık yenilgi bir tarafa, diğer üç maçta alınan farklı mağlubiyetler eleştirinin dozajını epey artırıyor.
Mücadele bakımından 4 maçın en az 3'ünde topa hâkim olduğumuz, baskılı oynayabildiğimiz ve pozisyonlar bulduğumuz sekanslar var. Ancak o kadar kolay goller yiyor ve tüm direncimizi öylesine kaybediyoruz ki takım resmen psikolojik olarak çöküyor.
Dile kolay, 4 maçta 11 gol yedik. Daha da fazla yiyebilirdik. Ama tahmin ediyorum ki daha fazlasını atamazdık; 2'den çok gol bulamazdık. Çünkü ön tarafta Hakan Çalhanoğlu, Orkun Kökçü, Kenan Yıldız ve bu maç özelinde Arda Güler'in olmadığı bir senaryo, gerçekten korku senaryosu.
Evet, eksiklerimiz çoktu. Evet, kolay goller yedik. Ama Uluslar Ligi A Ligi maceramız kısa sürdü. Bu gerçekle yaşamayı öğrenmeliyiz. Tecrübe olarak cebimize koyup ciddi öğrenimler kazanmalıyız. Hataları nokta nokta tespit edip değişimler yapmalıyız.

TESPİT RAPORU HAZIRLANMALI!

Hatalarımız neredeydi?
Bir kere savunmadan başlamak lazım. Bu seviyede böyle kolay hatalar yapılmamalı. Bunun yolu birincisi taktiksel değişimden, ikincisi ise oyuncu değişiminden geçiyor.
Taktiksel kısmı hocaya bırakalım. Ancak oyuncu bazında göze girenler ve batanlar üzerinden birkaç kişiden bahsetmek gerekiyor.
Galatasaray'daki formu nedeniyle taraftar bazında da ciddi eleştirilere maruz kalan Abdülkerim Bardakcı'nın artık rotasyona sokulması şart diye düşünüyorum. Yerine Ozan Kabak gibi daha genç ve artık daha çabuk bir oyuncu oynayabilir. Tabii ki farklı isimlere de yönelinebilir.
Hakan Çalhanoğlu ve Kenan Yıldız'ın döndüğü versiyonda hem orta alanda hem de sol kanatta iki dünya yıldızına tekrar sahip olabiliriz. Bu da yerlerine oynayan Salih Özcan ile Kerem Aktürkoğlu'nun yedek konumunda olacağı bir takımı getiriyor.
Yedek bir Salih ile rotasyonda kullanılabilecek bir Kerem Aktürkoğlu, bugün önemli alternatifler olabilir. Girdiklerinde direkt katkı alabiliriz. Ancak 11 başladıklarında, özellikle bu seviyede bizi üst seviyeye çıkarmakta zorlanıyorlar. Hem de yedek oyuncular ilk 11'e geçtiğinde, yedeğin yedeği de yedeğe kaymış oluyor. Bu da takımın genel seviyesini etkiliyor. Ortalama düşüyor.
Forvet konusuna gelirsek artık Barış Alper Yılmaz'dan santrafor olmayacağını anlamamız lazım. Elbette bazı maçlarda istisna olarak kullanılabilir ama Milli Takım'ın genel planı Barış Alper'in forvet oynaması üzerine kurulmamalı.
Hem çocuğa yazık hem Milli Takım'a...
Barış Alper'in en güçlü yönleri olan hızını, çevikliğini ve kanattan rakibinin üzerine giderek geçmesini santraforda yeterince kullanamıyoruz. Süper bir golcü sezgisi olmadığı için önde oynadığında zaman zaman afallıyor, ne yapacağını bilemiyor. Bu yanlışta ısrar etmemek gerekiyor.
Peki neden Enes Ünal çağrılmıyor?
Beğenirsin, beğenmezsin ama elindeki en doğal santraforlardan biri Enes Ünal. En azından ne zaman koşu yapacağını, ceza sahasında nerede duracağını bilen bir oyuncu.
Barış Alper'i olmadığı bir oyuncuya dönüştürmek yerine, güçlü olduğu bölgede değerlendirelim. Milli Takım'ın da oyuncunun da kazanacağı yer burası.

YANGIN VAR! AMA MİNİK ELEŞTİRİ DE OLABİLİRDİ...

Maçın ardından İtalyan basınına bir göz atmak istedim. Tuttomercato'da maça ilişkin bir habere denk geldim.
Haberde, "İtalya hat-trick yaptı ve Mancini yerini garantiledi. İtalya, Türkiye'yi 3-1 yendikten sonra bu uzun milli takım arasını mümkün olan en iyi şekilde sonlandırıyor: İki galibiyet, bir beraberlik ve bir mağlubiyet." ifadeleri kullanıldı.
Haberde ayrıca, "Öte yandan kriz içindeki Türkiye, Vincenzo Montella'nın rolünü sorgulamaya başladı." şeklinde bir ibare de yer alıyor.
Sorgulanmaya başlandı da bir şey mi! Kazan kaynıyor şu an.
Montella, tipik bir Avrupalı gibi bu seviyenin aslında Avrupa'nın elit seviyesi olduğunu, tecrübe farkının devasa olduğunu ve bu seviyede hatanın kabul edilmediğini anlatıyor. Millilerimizin bu seviyelere alışık olmadığını ancak bu katılımların artmasıyla beraber ilerleyen turnuvalarda daha rahat edeceği minvalinde açıklamalarda bulunuyor.
Sakat ve cezalı oyuncularımızın bizi ciddi manada etkilediği düşünülürse evet; hem milli takım hafızamızın tecrübe eksikliği hem de bireysel oyuncu bazında şu an A Ligi seviyesinde değiliz. Bunu kabul edelim.
Ama şunu da tartışalım.
Dünya Kupası da dahil olmak üzere, 3 Dünya Kupası maçı ve ardından UEFA Uluslar Ligi'nde şu ana kadar oynanan 4 maçla birlikte toplam 7 maçta 6 mağlubiyet alınması da sorguya açık, eleştiriye açık bir performanstır. Dünya Kupası'ndaki formalite maçı olan ABD karşılaşmasında tek galibiyetimizi aldık.

BU MAÇLARIN HİÇBİRİ 0 PUANLIK DEĞİLDİ!

Bana göre bu 7 maçın içindeki Avustralya, Paraguay, hatta iki İtalya maçı öyle doğrudan 0 puan yazılacak maçlar değildi.
Dünya Kupası'ndaki Avustralya ve Paraguay maçlarından puan ya da puanlar alsan, 25 yıl sonra katıldığımız bir turnuvadan belki de alkışlarla dönecektik.
Onu geçtim, İtalya maçlarından en azından 3 puan alsan bugün yangın olmaz, yerini minik eleştirilere bırakabilirdi.
Bunların hiçbiri olmayınca tabii ki yangın sönmez.
Herkesin dilinde Milli Takım'ın performansı kalır.
Çünkü mesele sadece kaybetmek değil. Mesele, kazanabileceğin maçlarda da bir türlü istediğini alamamak ve her yenilginin ardından aynı soru işaretlerini yeniden masaya koymak.
Şimdi yapılması gereken belli: Bu A Ligi macerasını doğru okumak, hataları nokta nokta tespit etmek ve gerekli değişimleri vakit kaybetmeden yapmak.
Çünkü bu takımın önünde hâlâ hedefler var. Ancak hedeflere yürümek için önce nerede hata yaptığımızı doğru tespit etmemiz gerekiyor.

Haberin Devamı İçin Tıklayın
Anahtar Kelimeler: