Bir tiyatro ve sinema oyuncusu olarak hangi alanda kendinizi daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz, hangi alan size daha çok özgürlük tanıyor?
Nevra Serezli: Tabii ki bunun tek cevabı var: tiyatro. Zaten tiyatroyla başladığım için, 60 seneye yakın da tiyatro yaptığım için... Çok az yapmadığım yıllar olmuştur, devamlı tiyatrodayım. Ek iş olarak sinema, televizyon, dublaj, reklam yaptım ama asıl mesleğim, asıl işim tiyatro. Tabii ki tiyatroda daha iyi ifade edebiliyorum çünkü orada sizsiniz, tek başınasınız sahnenin üstünde. Prova aşamasında tabii ki rejisörler, kostüm designer’lar, diğer arkadaşlar, müzik yapan, dekor yapan herkes sizinle çalışıyor; bir bütün halinde. Ama piyes çıktıktan sonra sahne üstünde tek başına sizsiniz ve her akşam sizsiniz. Kimseden yardım isteyemiyorsunuz. “Anne baba bana yardım et,” diyemiyorsunuz. Yani bir çocuk gibi kimse size yardım edemez. İyiliğinizle, kötülüğünüzle, başarınızla, hastalığınızla, yorgunluğunuzla... Her şeyinizle o sahnede siz varsınız. Ve tabii ki 60 seneye yakın, 1966’dan 1967’den itibaren sahnedeyim. Her şeyle siz başa çıkmak zorundasınız. İyi günlerimiz oldu, kötü günlerimiz oldu, kötü anılarımız oldu, mutlu anılarımız oldu. Ama sahnede olmak, her an orada olmak çok zor.
Şöhret, zamanla dönüşen bir duygu. Şöhret ve samimiyeti nasıl tanımlarsınız?
Nevra Serezli: Yani şöhret hiçbir zaman benim, amiyane tabiriyle, umurumda olmadı. Bu işe başlarken de “Ay ben çok şöhret olayım,” demedim. Tam tersi... Şimdiki mesleğimi yapmaya çalışan oğlum Murat Serezli de aynı şekilde. Hiç derdimiz değil bizim. Biz işini iyi yapmakla ilgiliyiz. Oyunculuğa da tiyatroya da öyle başladım. Şimdi bile sokakta durdurup resim çektirmek istedikleri zaman “Ayol hâlâ mı tanıyorsunuz beni? Hâlâ mı istiyorsunuz resimde olmak?” diyorum. Ama çok samimi duygularla da “Aa ne güzel bir duygu, ayol nasıl beni tanıyorlar?” diyebiliyorum. Yurt dışında da oluyor çok. Dizilerimden dolayı tanıyorlar tabii. Ama “Ay ne kadar şöhretliyim,” diye kasım kasım yürümüyorum. Kendimi göstereyim, şöyle bir dolanayım da beni tanısınlar demiyorum. O kadar saçma bir şey ki şöhret. Şöhretin hiç de faydasını görmedim, tam tersi. Şöhretliyseniz çok dikkatli davranmak zorundasınız. Kalabalık arasında hiçbir pot kırmamanız gerekir. Ayol trafikte bile sıkıntı... Bazen içiniz patlamak geliyor mesela, ama bir laf edemiyorsunuz, bağıramıyor sunuz. Çünkü “Ay siz tanınıyorsunuz, ayıp size,” derler diye. Normal insancıl hislerinizi bile istediğiniz gibi yaşayamayabiliyorsunuz. İçkili görünemezsiniz, küfür edemezsiniz, bakımsız dolaşamazsınız. Bunlar da şöhretin getirdiği bedeller.
Bir sanatçı olarak “neden tiyatro, neden sinema?” diye sorsak size...
Nevra Serezli: Şimdi soru başta “neden tiyatro” diye başladığı zaman -ikisi de oyunculuk tabii- bunun bir nedeni yok ki. İçinizden bu geliyor, bunu hayal ediyorsunuz, bununla doğuyorsunuz ve o mesleği seçiyorsunuz. Ben küçüklüğümden beri, hani şarkıcıların dediği gibi “saç fırçasıyla şarkı söylerdim” misali... Ben de evimizin perdesinin önünde taklitler yapar, oyunlar oynar, kendimi sahnede görürdüm. Birebir aynı. Kendimi bildim bileli öyleymişim. Sonradan annemle babamın çektiği resimler ortaya çıktı; hepsinde poz veriyorum, bir karaktere girmiş gibi. Çocuk Nevra değilim orada. Hep birini oynuyor gibiyim. Çok enteresan. Mesela aynı evde büyüdüğüm kardeşimde hiç böyle bir şey olmadı. O öğretmen oldu. İngilizce öğretmeni. Ama ben onu da hep oynatırdım. Öğretmencilik oynardım, ben öğretmen olurdum, onu tahtaya kaldırır azarlardım. Sonra o öğretmen oldu mesela. Bankacılık oynardım; para akışı yapardım, devamlı imza atardım. Ama hiçbir zaman bürokrasiye hevesim olmadı. Hep bir şeyler oynuyorum, hep hayal ediyorum, hep komşuları taklit ediyorum küçücük yaşımda. Annem de beni çimdiklerdi: “Sakın bilmem ne teyzenin taklidini yapma. Çok güzel yapıyorsun, teyze kızacak sana,” diye. Böyle bir çocukluktan başladı. İlkokul müsamereleri, şarkı söylemek -müzikalcilik o zaman varmış- dans etmek, anneme kostümler yaptırıp sahnelemek, bale yapmak... Hep böyle böyle giderek sonra okul, ortaokul, kolej... Orada tiyatro. Orada ciddi ciddi tiyatroya çalışmak. Ben koleji bitirdiğimde okumadığım klasik tiyatro oyunu kalmamıştı. Hatta çoğunu İngilizcelerinden, orijinal lisanlarda okumuştum. E tabii bu içten gelen bir şey. Kimse bana “Tiyatrocu ol, oyuncu ol,” demedi. Ama başka bir şey ol deselerdi de -özgür burcum, Aslan burcuyum- dinlemezdim. Gerçekten dinlemezdim. Bu bir tutku. Bununla doğuyorsunuz. Resim yapana “Neden bu resmi çiziyorsun, bu renkleri kullanıyorsun?” diyemezsiniz. Altı yaşındaki çocuk içinden geldiği gibi çizer. Hayal gücü, yaratıcılık... Bunlar çok güzel şeyler. Ve bugün bu yaşımda sahneye çıktığımda, her seferinde Allah’ıma dua ediyorum ki bana bu yeteneği vermiş. Ve ben bu mesleği 60 yıla yakın, 2026 ya da 27 gibi 60 yıl olacak, yapabilmişim. Hep şükrediyorum. Hep şükrediyorum.
Öncelikle oynadığınız işlerle, yer aldığınız projelerle bizim kalbimizde bir algı olarak mizahı ve sıcaklığı koydunuz. Bize biraz da kendinizden bahsetmek ister misiniz?
Nevra Serezli: Sıcaklık zaten hep var. Mizah ise gitgide azalıyor dünyada. Yani şöyle; yaşadığınız dünyayla kendinizi pek sıyırıp bambaşka bir hayal dünyasına kapılamıyorsunuz. Etrafta o kadar negatif algı var ki, savaş var ki... Savaşın her türlüsü. Hem gerçek anlamda savaş, hem insanlar arası savaş, hem siyasal ve politik savaşlar. Hem başa geçme savaşları... Kendi küçük dünyanda, aslında evinde başlayan savaşlar dünyaya büyük, globalleşerek gidiyor. E şimdi, o kadar hüznün, mutsuzluğun, savaşların olduğu bir dünyada çok pembe hayaller kurmak zor. Mizahı içinde hissetmek de zor. Tabii yaşadığın onca yıl içinde kötü zamanlara da denk düşmüşüzdür ama mutlu zamanlara da ailecek -ülke olarak da- denk düştük. Ama şu anda artık çok karanlık bir dünyadayız. O yüzden insanın içinden çok gülmek gelmiyor. Fakat yaptığın işte mizahı düzgün yapabilirsen, insanlara biraz hoşça vakit geçirtebilirsen, bu da geri dönüş olarak ayrıca bir mutluluk veriyor. Ama bence yıllar yıllar önce yaptığımız Devekuşu Kabarelerdeki reaksiyonu ve o çok samimi, içten, doğal gülmeyi bugün yapsak aynı gülmeleri alabilir miyiz, bilmiyorum. Çünkü o kadar çok düşünülmesi gereken konu, o kadar çok üzüntü var ki. Artık olaylara bakarken “Bunun neresinden bir komiklik çıkarabilirim? Bunu nasıl mizahi hâle getiririm? Nasıl etrafını biraz şekerle kaplayabilirim?” diye düşünüyorsun. Tabii ben komedi oynamayı çok severdim, severim. Ama dram oynamanın da ayrı bir tadı vardır. Komedi oynadığınız zaman reaksiyonu anında alıyorsunuz. Dram oynadığınız zaman ise ancak finalde alkışlarda ya da kapıdan çıkarken hissediyorsunuz. O zaman seyircinin gözyaşlarına boğulduğunu, duygusallaştığını, yüreğine bir şey saplandığını konuşunca anlıyorsunuz. Şimdi 7 senedir oynadığım oyun Ağaçlar Ayakta Ölür ’den de bahsetmek istiyorum. Çünkü ikisini çok güzel harmanlayan bir piyes. Hem güldürüyoruz, sonuna doğru da biraz ağlatıyoruz. O zaman insanlar tatmin olarak çıkıyor diye düşünüyorum. Çünkü herkesin ailesinde olan şeyler. Çok ütopik bir şey anlatmıyoruz. Anneanne, dede, torun... Bu hikâyeler, aile içindeki kavgalar herkesin evinde yaşanmıştır. Onun için empati yaptıkları için seyirci de duygulanıyor ve hüzünlense bile doymuş ve mutlu olarak çıkıyor oyundan. Bir oyun da boşu boşuna 7 senedir dolu dolu oynamaz yani. Bir şeyi var ki oynuyor.
Sizin için “iyi” oyuncunun tanımı nedir?
Nevra Serezli: Valla o iyi oyuncu olma kavramı bundan 60 sene önce de vardı, şimdi de var. Bir de bunu kim seçiyor? Yani hangi göz buna... Ödülleri konuşmuyorum. Ödüllere hayatta inanmadığım için, yani yurt dışında da inanmadığım için, birtakım başka he-sapların hep arkasında olduğu için -gerek ülkemizde gerek Amerika’da gerek İngiltere’de nereyi derseniz deyin- onun için kimler karar veriyordu iyi oyuncu olduklarına ya da bu çok iyi oyuncudur denildiğine? Tabii ki gelen seyirci karar veriyordu. Onların oynadıkları piyesler eğer yüreklerine hitap ediyorsa, eski devirlerden de konuşuyorum, o çok iyi oyuncu oluyordu ve onun oynadığı oyunlara inanan halk onların yaptığı her prodüksiyona gidip tiyatroları dolduruyordu. Ben 65 mezunuyum, 66-67 sezonunda Dormen Tiyatrosu’na katıldım. Çok değerli oyuncular vardı. Ben talebeyken seyrettiğim daha eski oyuncuları ve Şehir Tiyatrosu’ndaki oyuncuları da çok dikkatle izlerdim. Biraz biraz onlardan örnekleme almışlığım olabilir, otomatikman etkileniyorsun. Özellikle Yıldız Kenter tabii ki çok etkisi altında... seyrettiğim için, bir müddet de hocam olduğu için etkisi altında kaldım. Ama bir kere hiç iyi bir oyuncu başka bir oyuncuyu taklit ederek bir yerlere gelemez. Taklit diye bir şey olamaz yani. İyi oyuncu aslında Haluk Bilginer’in galiba dediği gibi “oynamadığını göstermek”. Yani o kadar “Aa ne olacak sizin rolünüzü ben de oynarım” dedirtebiliyorsan seyirciye bu çok başarılı bir şeydir. “Doktor acıtmadı canımı iğne yaparken” gibi bir şey yani. Anlamayacaksın. Anlamayacaksın oynadığını. O rol o oluyor. O oluyor. İyi oyuncu olmak role inanmak. Anı yaşamak. Ve de sizlere ne öğretiliyor bilmiyorum ama tam full konsantrasyon olmamak. Daha doğrusu beyninizi ikiye bölmek. Yani konsantre olacaksın beyninin bir tarafıyla, beyninin bir tarafıyla konsantre olmayacaksın. Bu çok zor bir şey, çok az kişi bunu yapabiliyor büyük starlarda da oluyor. Çünkü her an seyirciyi, sahneyi, sofitayı, ışığı, sesi, dışarıyı kontrol etme yeteneğinde olacaksın. Ama rolüne de konsantre olacaksın.
Nevra Hanım, izninizle son sorumuza geçiyoruz. Leta okuyucularına bir not bırakmak ister misiniz?
Nevra Serezli: Hayır, alıntı yapılıyor ya hep bilmem kimin kitabından... Valla ben edebiyat dergisiyse şunu bir tek gönülden söyleyebilirim: Okumak, okumak, okumak. Ne okursanız okuyun. Haberleri bile okuyun. Ben çocuklarıma, torunlarıma da onu söylüyorum. Gözümü açtım, babamın kütüphanesini gördüm. Evlendim, Metin’in kitaplarını gördüm. Biz ev yaptık, eve alınan ilk eşya — bunu rahatlıkla söyleyebilirim — kütüphaneydi. Hâlâ aynı kütüphane duruyor. Binlerce kitap duruyor. Çocuklarıma kitap okumayı aşılamak istedim, şimdi de torunlarıma. Yılbaşı hediyesi olarak ben torunlarıma kitap alıyorum. Süs, başlık, kılık kıyafet, toka değil. Ve de hep Küçük Prens benim başucu kitabımdır. Çünkü Metin’le de birleşmemiz Küçük Prensle olmuştur. O da bana “Sen benim gülümsün, ben senden mesulüm,” demişti. O cümle bizim aşk cümlemiz olmuştu. Kitaplar dünyanın en güzel arkadaşıdır. Mutlu olduğunuzda da mutsuz olduğunuzda da kitaptan geri koymayın; edebiyattan geri kalmayın diyeyim.