Peki gerçekten bütün sorun İsmail Kartal mıydı?
Bu soruya yalnızca 90 dakikalık performans üzerinden cevap vermek kolay. Fenerbahçe ilk yarıda beklentilerin altında kaldı, Galatasaray ise Victor Osimhen'in golleriyle avantajı eline geçirdi. İrfan Can Kahveci'nin ikinci yarıda attığı harika gol umutları yeşertse de sarı-lacivertliler geri dönüşü tamamlayamadı. Galatasaray, sahada daha etkili olduğu bölümün karşılığını aldı.
Fakat derbilerin doğasında yalnızca kazananı alkışlamak, kaybedeni de bütün sorunların kaynağı ilan etmek vardır. Oysa futbol bu kadar basit değil.
İsmail Kartal'ın istifası kabul edildi ve Fenerbahçe'deki dördüncü dönemi sona erdi. Şimdi yeni teknik direktörün kim olacağı konuşuluyor. Bir kesim yeni hocanın takıma dokunmasını, bir kesim kadronun değişmesini, bir kesim ise yönetimin daha kapsamlı bir değerlendirme yapmasını bekliyor.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var: Teknik direktör değişikliği, her zaman çözümün kendisi değil, bazen yalnızca çözüm arayışının başlangıcıdır.
Kartal'ın tercihleri eleştirilebilir. Takımın derbiye hazırlığı, ilk yarıdaki oyun anlayışı ve maç içindeki müdahaleleri sorgulanabilir. Bunlar futbolun doğal parçaları. Fakat Fenerbahçe'nin yaşadığı her krizi teknik direktör değişikliğiyle aşmaya çalışması, aynı soruların farklı isimler üzerinden yeniden sorulmasına yol açabilir.
Bugün İsmail Kartal gider, yarın başka bir teknik adam gelir. Peki ya oyun değişmezse? Ya aynı kırılganlık, aynı baskı ve aynı tartışmalar yeniden ortaya çıkarsa?
O zaman sorun yalnızca kulübede oturan isimde değil, daha geniş bir yapıda aranmalı.
İsmail Kartal'ın derbi çıkışı söylediği, “Derbi kazanmadan da bu ligde şampiyon olunuyor” sözünü hatırlayalım.
Matematiksel olarak doğru. Şampiyonluk, yalnızca Galatasaray, Beşiktaş veya Trabzonspor karşısında alınan sonuçlarla belirlenmiyor. Sezon boyunca toplanan puanlar, istikrar ve rakiplerin kayıpları da yarışın kaderini belirliyor.
Ama futbol yalnızca matematik değil.
Derbi, taraftar için sıradan bir üç puan değildir. Oyuncuların özgüveni, teknik direktörün itibarı ve kulübün sezon içindeki havası bu maçlardan doğrudan etkilenir. Hele ki doğrudan şampiyonluk yarışındaki rakibine kaybediyorsan, sonuç sadece puan tablosuna yazılmaz; psikolojik dengelere de yansır.
Fenerbahçe'nin sorunu yalnızca derbiyi kaybetmesi değil. Asıl mesele, bu mağlubiyetin ardından kulübün yeniden büyük bir belirsizliğin içine sürüklenmesi.
Şampiyonluk yarışında kalmak istiyorsan kötü oynayabilirsin, puan kaybedebilirsin, hatta derbi de kaybedebilirsin. Ama her kötü sonuçtan sonra yeniden başa dönüyorsan istikrarı nasıl sağlayacaksın?
Galatasaray'ın galibiyetini yalnızca Fenerbahçe'nin hatalarıyla açıklamak da haksızlık olur. Sarı-kırmızılılar, derbinin özellikle ilk yarısında rakibine göre daha etkili bir görüntü ortaya koydu. Osimhen'in golleri, takımın hücum gücünü ve fırsatları değerlendirme becerisini gösterdi.
İyi takımlar büyük maçlarda rakibin hatasını beklemekle yetinmez; o hatayı cezalandırır. Galatasaray da bunu yaptı.
Ancak sarı-kırmızılılar açısından da bu galibiyetin anlamı, yalnızca ezeli rakibi mağlup etmekle sınırlı kalmamalı. Derbide kazanılan özgüveni sonraki maçlara taşımak, şampiyonluk yarışında aynı ciddiyeti korumak gerekiyor. Bir derbi zaferi moral verir ama sezonu tek başına kazandırmaz.
Fenerbahçe'nin yaşadığı krizi konuşurken Galatasaray'ın başarısını küçümsemek de doğru değil. Bu maçta kazanan taraf, sahada ortaya koyduğu performansla bunun karşılığını aldı.
Son düdükle birlikte yaşanan gerginlik ise derbinin futbol dışındaki yüzünü ortaya çıkardı. Oyuncular arasında başlayan tartışmanın büyümesi, saha içindeki rekabetin nasıl kontrolsüz bir noktaya ulaşabildiğini bir kez daha gösterdi.
Elbette derbilerin tansiyonu yüksektir. Kaybetmenin üzüntüsü, kazanmanın heyecanı ve rekabetin ağırlığı futbolcuları etkileyebilir. Fakat hiçbir sonuç, fiziksel müdahaleleri veya kontrolsüz davranışları haklı çıkarmaz.
Bu olaylarda kimin ne yaptığını belirlemek, görüntülerin ve resmî raporların değerlendirilmesiyle mümkün. Tarafların açıklamaları dinlenmeli, disiplin süreci somut bulgular üzerinden yürütülmeli.
Çünkü rekabetin büyüklüğü, yalnızca sahada ne kadar mücadele edildiğiyle değil, mücadele bittikten sonra sınırların korunup korunmadığıyla da ölçülür.
Şimdi Fenerbahçe'de yeni teknik direktör arayışı var. İsimler konuşuluyor, adaylar tartışılıyor, taraftarlar çözüm bekliyor.
Ama yeni hocanın kim olacağından önce, o hocaya nasıl bir futbol takımı teslim edileceği sorulmalı.
Kadro planlaması ne olacak? Takımın oyun kimliği nasıl şekillenecek? Büyük maçlarda yaşanan baskı nasıl yönetilecek? Teknik direktöre zaman tanınacak mı, yoksa ilk kötü sonuçta yeniden ayrılık tartışmaları mı başlayacak?
Bunların cevabı verilmeden yapılacak bir teknik direktör değişikliği, yalnızca kısa süreli bir heyecan yaratabilir.
Fenerbahçe'nin ihtiyacı, bir mağlubiyetin ardından öfkeyle alınmış kararların ötesinde, uzun vadeli ve tutarlı bir futbol planı. Başarıyı yalnızca teknik direktörün omuzlarına yüklemek de başarısızlığı tek bir kişiye bağlamak da kulübün gerçek sorunlarını anlamayı zorlaştırır.
Galatasaray derbiyi kazandı. Fenerbahçe ise teknik direktörünü kaybetti. Ancak sezonun geri kalanında hangi takımın hedeflerine ulaşacağını yalnızca bu sonuç belirlemeyecek.
Galatasaray için mesele, galibiyetin ardından istikrarı sürdürmek. Fenerbahçe içinse çok daha büyük bir sınav var: Yaşanan krizi yeni bir başlangıca dönüştürmek.
İsmail Kartal'ın ayrılığı bir dönemin sonu olabilir. Fakat Fenerbahçe'deki bütün sorunların da sona erdiğini söylemek için henüz erken.
Çünkü futbolda isimler değişir, teknik direktörler gider, yenileri gelir. Değişmeyen tek şey, aynı hatalar tekrarlandığında sonucun da çoğu zaman değişmemesidir.
Fenerbahçe'nin şimdi cevaplaması gereken soru, “Yeni hoca kim olacak?” değil; “Yeni hoca geldiğinde ne değişecek?” sorusudur.