Günümüz modern şehirlerinin aksine Çatalhöyük’te evler birbirine tamamen bitişik, sırt sırta inşa edilmişti. Şehirde yürünecek bir sokak olmadığı için dönemin insanları ulaşımı çatıların üzerinden sağlıyordu. Evlerin kapısı veya penceresi bulunmuyordu; içeriye çatıda açılan bir delikten, ahşap merdivenler yardımıyla iniliyordu. Bu tasarımın, şehri hem vahşi hayvanlardan hem de dışarıdan gelebilecek olası tehlikelerden korumak amacıyla geliştirildiği düşünülüyor.
Çatalhöyük’ü asıl gizemli kılan detay ise arkeologların ev tabanlarında yaptığı kazılarla ortaya çıktı. Bu antik kentte yaşayanlar, hayatını kaybeden yakınlarını şehir dışındaki bir mezarlığa gömmek yerine, oturdukları evlerin tabanının altına gömüyorlardı. Aile bireyleri, vefat eden yakınlarının üzerine toprak atıp üzerini sıvadıktan sonra, aynı odada günlük yaşamlarına ve uyumaya devam ediyordu. Uzmanlar, bu geleneğin atalarla bağ kurma ve aile bağlarını koruma arzusundan kaynaklandığına inanıyor.
Yaklaşık 8 bin insanın bir arada yaşadığı tahmin edilen Çatalhöyük’te, günümüz metropollerinin aksine ne bir kral sarayı ne de büyük bir tapınak bulundu. Tüm evlerin neredeyse aynı büyüklükte ve yapıda olması, burada sosyal sınıf farkının olmadığı, eşitlikçi bir toplum yapısının hüküm sürdüğünü gösteriyor.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bu gizemli kent, insanlığın yerleşik hayata geçiş evresini anlamak isteyen tarih ve arkeoloji meraklıları için Türkiye'nin en büyüleyici duraklarından biri olmaya devam ediyor.