Moda dünyası için Diana Spencer, sadece tasarımcıların giydirmek için yarıştığı bir "ikon" değildi. O, Kraliyetin duvarları arasında sesini duyuramayan bir kadın olarak, moda vasıtası ile dünya ile iletişim kuruyordu. Diana’nın gardırobu hiçbir zaman sadece "şık" olmadı; o gardırop, gerektiğinde onu koruyan bir zırh, gerektiğinde ise insanlara dokunmasını sağlayan bir köprüydü.
Kraliyet protokolü, asiller ile halk arasında görünmez ama aşılmaz duvarlar örer. Ancak Diana, bu duvarları şifonlarla ve renkli boncuklarla yıkmayı seçti. Hastane ziyaretlerinde neden eldiven takmadığı sorulduğunda verdiği cevap, onun "halkın prensesi" olma yolundaki ilk adımıydı:
"İnsanlarla el sıkışırken onların sıcaklığını hissetmek istiyorum."
Huzurevlerinde veya çocuk koğuşlarında giydiği iri, parlak ve ses çıkaran takılar da sadece birer aksesuar değildi. Çocuklar onun kucağına oturduğunda o takılarla oynasın, aradaki "prenses" kimliği yerini bir "abla" figürüne bıraksın diye...
Şapkalarını ise sık sık evde bırakırdı; çünkü "Şapkayla bir çocuğa sarılamazsınız" derdi. Pamuklu kumaşları ve yumuşak dokuları seçmesi, ona dokunmak isteyen halkla arasındaki mesafeyi fiziksel olarak da eritiyordu.
Diana’nın modayı bir zırh olarak kullanması sadece balolarda değil, spor salonu çıkışlarında da kendini gösteriyordu. Bugün bile sokak modasının vazgeçilmezi olan o meşhur lacivert "Virgin Atlantic" sweatshirt’ü, aslında estetik bir tercihten ziyade zekice bir hamleydi.
Paparazzilerin her gün yeni bir kare yakalayıp yüksek bedellere satmasını engellemek için, spor salonuna giderken üst üste aynı sweatshirt’ü giymeye başladı.
"Eğer her gün aynı görünürsem, fotoğraflarımın değeri düşer" diyordu.
1994’teki o meşhur siyah "İntikam Elbisesi" (Revenge Dress), aslında bir kadının uğradığı ihanet karşısında giydiği en zarif zırhtı. O gece ağlamak yerine parlamayı seçerek, modayı bir savunma mekanizması gibi kullandı.
Son yıllarında, mayın tarlalarında yürüdüğü o sade beyaz gömleği ve loafer ayakkabılarıyla gördüğümüz Diana, artık bir moda ikonu olmanın ötesine geçmişti.
O artık, kıyafetlerin içindeki "insanı" ön plana çıkaran bir aktivistti. Gardırobundaki lüks parçaları açık artırmayla satıp gelirini hayır kurumlarına bağışladığında, modanın sadece tüketilmek için değil, dünyayı iyileştirmek için de kullanılabileceğini kanıtladı.
.