Dünyanın en güneyindeki aktif yanardağ olarak bilinen bu eşsiz krater, gizemli yapısıyla bilim insanlarını ve doğa tutkunlarını on yıllardır şaşırtmaya devam eden bir sırrı barındırıyor.
İlk olarak 1991 yılının Ağustos ayında yayımlanan detaylı bir bilimsel araştırmayla gündeme gelen bu olağanüstü fenomen, aradan geçen uzun yıllara rağmen popülerliğini ve gizemini korumayı sürdürüyor. Kimberly Meeker, Ray Chuan, Philip Kyle ve Julie Palais gibi alanında uzman araştırmacıların imzasını taşıyan bu kapsamlı saha çalışması, Erebus Dağı'nın yalnızca sıradan volkanik kül, duman ve gaz bulutu değil, aynı zamanda saf altın kristalleri de salgıladığını kesin olarak kanıtladı. Üstelik bu salınım öyle azımsanacak veya tesadüfi sayılabilecek küçük bir miktar değil; jeologların tahminlerine göre kraterden her gün atmosfere istikrarlı bir biçimde yaklaşık 80 gram civarında altın karışıyor.
Bu durum, heybetli dağın etrafında parlak külçeler veya gözle kolayca görülür devasa altın parçaları uçuştuğu anlamına gelmiyor. Söz konusu altın, volkanın yaydığı yoğun ve sıcak gazlarla birlikte taşınan, son derece küçük ve yalnızca gelişmiş laboratuvar mikroskoplarıyla incelenebilen kristaller halinde doğaya karışıyor. Sıvı magmanın binlerce metre derinliğinden gelen bu değerli metal, önce buhar formunda yüksek basınçla yüzeye çıkıp, Antarktika'nın dondurucu havasıyla temas ettiği anda hızla kristalleşerek havada günlerce asılı kalabilen çok hafif parçacıklara dönüşüyor.
Erebus Dağı'nın püskürttüğü bu mikroskobik altın kristallerinin bilim dünyasını en çok şaşırtan özelliklerinden biri de havada kat ettikleri muazzam mesafedir. Antarktika kıtasının sert, fırtınalı ve yönü öngörülemez şiddetli rüzgarları, bu son derece hafif metalik parçacıkları kraterden alıp kıtanın çok uzak, ıssız köşelerine kadar taşıyabiliyor. Öyle ki araştırmacılar, doğrudan bu yanardağın yaydığı volkanik emisyonlara ait olan altın parçacıklarını, kraterin tam 1.000 kilometre uzağındaki devasa buzulların yüzeyinde tespit etmeyi başardılar.
Bu geniş alana yayılma süreci, havada uzun süre asılı kalan kristallerin dondurucu beyaz kıta yüzeyine son derece yavaş bir biçimde çökmesiyle son buluyor. Ancak bu eşsiz yayılım o kadar düşük ve seyrek konsantrasyonlarda gerçekleşiyor ki, çevrede göze çarpan pırıltılı bir "altın yağmuru" oluşmuyor veya yerden kolaylıkla toplanabilecek bir maden yatağı meydana gelmiyor. Toplanan numunelerdeki altın parçacıklarının, doğadaki diğer düzensiz mineral kalıntılarından farklı olarak çok net, kusursuz ve simetrik geometrik şekillere sahip olması ise uzmanlar için hala çözülmesi gereken büyük bir jeolojik merak konusu.
Dünya üzerindeki bilinen ve incelenen aktif yanardağlar arasında Erebus Dağı'nı özel ve istisnai kılan bir diğer önemli etken, kraterinin tam kalbinde barındırdığı kalıcı lav gölüdür. Yeryüzündeki çoğu yanardağda oldukça nadir rastlanan bu durum, Erebus'ta kesintisiz, dinamik bir gaz ve magma salınımına olanak tanıyor. Dünyanın derinliklerinden fokurdayarak gelen magmatik materyaller, hiçbir zaman tam anlamıyla katılaşmayan bu eşsiz lav gölü sayesinde sürekli olarak atmosfere taşınmaya devam ediyor.
Bilim insanlarına göre altının başarılı bir şekilde kristalleşme süreci de tam olarak volkanın bu sürekli ve istikrarlı aktivitesine dayanıyor. Volkanik gazların içindeki aşırı yüksek ısı, metalin magma içinde önce buharlaşmasına, hemen ardından volkanik duman bulutunun soğumasıyla da o benzersiz, geometrik küçük kristallere dönüşmesine zemin hazırlıyor. Geophysical Research Letters dergisinde yayımlanan bu çığır açıcı araştırma makalesi, aradan geçen onca zamana rağmen bu sıra dışı fenomenin ana bilimsel referans kaynağı olmayı tartışmasız bir şekilde sürdürüyor.
Volkandan günde yaklaşık 80 gram saf altın salınımı kulağa oldukça kârlı, cezbedici ve zengin edici bir durum gibi gelse de, bu altınların toplanması veya ticari bir değere dönüştürülmesi günümüz teknolojik şartlarında maalesef imkansız. Parçacıkların gözle görülemeyecek kadar mikroskobik boyutlarda olması ve devasa, ulaşılması zor Antarktika buzullarının üzerine çok geniş bir alana seyrek bir şekilde dağılması, ekonomik açıdan erişilebilir ve işlenebilir bir rezerv oluşturmalarını tamamen engelliyor.