İlk akla gelen elbette okul güvenliği. Okula girişler, çantaların kontrolü, güvenlik görevlileri ve benzeri önlemler bu tartışmanın önemli bir parçası. Ancak meseleyi yalnızca okul kapısında alınacak tedbirlere indirgemek, şiddetin nasıl ortaya çıktığına ilişkin daha büyük resmi gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Çünkü çocuklar bir sabah ansızın şiddete yönelmiyor.
Bağıracak mı? Vuracak mı? Eşyaları fırlatacak mı? Yoksa durup kendini anlatmayı mı deneyecek?
Aslında bu sorunun cevabı yalnızca çocuğun karakterinde saklı değil. Çocuk, öfkeyle karşılaştığında nasıl davranacağını büyük ölçüde çevresinden öğreniyor. Çünkü çocukluk, sadece büyüme dönemi değil; aynı zamanda hayata dair davranışların, ilişkilerin ve sorun çözme biçimlerinin öğrenildiği bir dönem.
Sakarya Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sümeyye Derin'in dikkat çektiği nokta tam da burada önem kazanıyor: Çocuklar saldırgan doğmuyor, saldırganlığı öğrenebiliyor.
Ve bu öğrenmenin ilk adresi çoğu zaman ev oluyor.
Çocuklar için anne ve baba yalnızca ebeveyn değil, aynı zamanda ilk rol modeller.
Bir problem karşısında bağıran, öfkelendiğinde karşısındakini küçümseyen, tartışmayı tehdit ederek çözen bir yetişkinin davranışları çocuk tarafından yalnızca 'anne-babanın davranışı' olarak görülmeyebilir. Çocuk, bunu sorun çözmenin doğal yollarından biri olarak öğrenebilir.
Çünkü çocuk için gördüğü davranış, çoğu zaman duyduğu öğütten daha güçlü.
"Kimseye vurma" diyoruz ama öfkelendiğimizde kapıyı çarpıyorsak...
"Bağırarak konuşma" diyoruz ama anlaşmazlık yaşadığımızda sesimizi yükseltiyorsak...
"Sorunlarını konuşarak çöz" diyoruz ama kendi sorunlarımızı tehdit ederek çözüyorsak...
Çocuğun kafasında doğal olarak bir çelişki oluşuyor. Çocuklar söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğreniyor.
Bu nedenle çocuklara şiddeti anlatmadan önce, kendi davranışlarımızı gözden geçirmek gerekiyor.
Bir başka önemli mesele ise okul hayatı. Çocukların akran zorbalığıyla karşılaşması, dışlanması veya fiziksel şiddete maruz kalması ne yazık ki mümkün. Böyle bir durumda ebeveynin ilk refleksi ise çoğu zaman çocuğunu koruma içgüdüsüyle ortaya çıkıyor.
"Sen de vur"
"Kimseye ezdirme kendini"
"Sana yapana sen de yap"
Bu cümleler, çocuğa aslında ne öğretiyor? Sorun yaşadığında çözümün karşılık vermek olduğunu...
Oysa kendini korumak ile şiddete şiddetle karşılık vermek aynı şey değil. Çocuğa gerektiğinde öğretmenden yardım istemeyi, bulunduğu ortamdan uzaklaşmayı, yüksek sesle yardım çağırmayı, yaşadığı olayı bir yetişkine anlatmayı ve sınır koymayı öğretmek de bir savunma biçimi.
Belki de çocuklara en çok bunu anlatmamız gerekiyor: "Kendini koru ama başkasına zarar vermek zorunda değilsin."
Eskiden çocukların ne izlediğini kontrol etmek görece daha kolaydı. Televizyonda hangi kanalın açık olduğu belliydi. Bugün ise durum çok farklı.
Telefon, tablet, bilgisayar... Çocukların karşısına yalnızca ebeveynlerinin seçtiği içerikler çıkmıyor. Algoritmalar da devreye giriyor. Bir içerik izlendiğinde benzer içeriklerin peş peşe önerilmesi, çocuğun farkında olmadan aynı tür görüntülere tekrar tekrar maruz kalmasına neden olabilir. Şiddetin sürekli tekrarlandığı içerikler, zamanla şiddeti sıradanlaştırabilir.
Burada mesele çocuğun elinden telefonu tamamen almak da değil. Asıl mesele çocuğun dijital dünyada neyle karşılaştığını bilmek.
"İzlediğin şey sende nasıl bir duygu oluşturdu?"
"Bu davranış sence doğru mu?"
"Bir insan böyle bir durumda başka ne yapabilirdi?"
Çünkü çocuk yalnızca içerikle değil, o içeriği nasıl yorumladığıyla da gelişir.
Bir çocuğun sürekli öfkeli olması, her zaman 'yaramazlık' olarak görülmemeli. Sürekli kavga eden, bağıran, eşya kıran, kendini sakin biçimde ifade etmekte zorlanan bir çocuğun bize anlatmaya çalıştığı başka bir şey olabilir.
Belki dışlanıyordur
Belki arkadaşları tarafından zorbalığa uğruyordur
Belki kendisini değersiz hissediyordur
Belki evde gördüğü davranışları tekrar ediyordur
Belki de henüz duygularını nasıl ifade edeceğini bilmiyordur
Çocuğun davranışına yalnızca 'yaramazlık' etiketi yapıştırmak, davranışın arkasındaki nedeni görmemizi engelleyebilir.
Çocukların şiddetten uzak büyümesini istiyorsak yalnızca çocukları uyarmak yetmez. Önce yetişkinlerin davranışlarına bakmak gerekir çünkü çocuklar bize bakarak öğreniyor.
Nasıl tartıştığımıza
Nasıl özür dilediğimize
Öfkemizi nasıl yönettiğimize
Haksızlığa uğradığımızda ne yaptığımıza
Karşımızdaki insanla anlaşamadığımızda nasıl konuştuğumuza...
Bütün bunlar çocukların zihninde sessizce birikiyor. Belki de bu nedenle "Çocuğum neden böyle davranıyor?" sorusundan önce zaman zaman "Ben ona ne gösteriyorum?" sorusunu sormamız gerekir.
Çocuklukta görülen sürekli saldırganlık, eşya kırma, bağırma, kendini ifade etmekte zorlanma gibi davranışlar göz ardı edilmemeli.
Bu, çocuğu hemen 'sorunlu' ilan etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, çocuğu anlamaya çalışmak anlamına geliyor.
Çünkü erken fark edilen bir davranışın altında yatan neden üzerine çalışmak, hem çocuğun hem de ailenin daha sağlıklı bir iletişim kurmasına yardımcı olabilir. Gerektiğinde uzman desteği almak da bu sürecin önemli bir parçası olabilir.
Sonuçta çocuklar dünyaya ellerinde bir kullanım kılavuzuyla gelmiyor. Öfkeyi nasıl yöneteceklerini, hayal kırıklığıyla nasıl baş edeceklerini, kendilerini nasıl savunacaklarını ve başkalarıyla nasıl iletişim kuracaklarını öğreniyorlar ve çoğu zaman ilk öğretmenleri biz oluyoruz.
Bir çocuğun öfkelenmesiyle, eline bıçak ya da silah alıp okulda saldırı gerçekleştirmesi aynı psikolojik çerçevede değerlendirilemez. Burada artık yalnızca "saldırgan davranış"tan değil, ciddi bir risk tablosundan söz etmek gerekir.
Şiddet tehdidi, saldırı planlarından söz etme, silaha ilgi gösterme, yoğun öfke ve dışlanma gibi işaretlerin birlikte görülmesi, "çocuk işte, geçer" denilerek göz ardı edilemeyecek kadar ciddi bir durumdur.
Mesele çocuğu etiketlemek değil; tehlikeli bir noktaya gelmeden önce alarm işaretlerini fark etmek ve gerektiğinde profesyonel değerlendirme ile güvenlik önlemlerini devreye sokmaktır.
Okul güvenliği ve ailenin fark etmesi, ambulanslar geldiğinde değil; çocuk daha şiddete yönelmeden başlamalı!!!