Kurban Bayramının ilk gününde İstanbul boğazı Turkuaz rengine büründü. İstanbul’da havanında güzel olması nedeniyle, İstanbul'da kalanlar sahilleri doldurdu. Sabah saatlerinden itibaren yürüyüş yapmak, temiz hava almak için sahillere gelenler gün boyu Turkuaz rengiyle görsel şölen oluşturan boğaza hayranlıkla izlediler.
Moda dünyasından mimariye, tasarımdan uluslararası markalara kadar küresel ölçekte kullanılan ve literatürde bir ulusun adıyla anılan tek renk olma özelliği taşıyan "turkuaz", kökleri Orta Asya’ya uzanan asırlık bir Türk kültürü hikayesini barındırıyor.
Batı dillerine Fransızca "turquoise" (Türk taşı / Türk rengi) kelimesinden geçen bu eşsiz tonun hikayesi, doğu ile batı arasındaki tarihi ticaret yollarında şekillendi.
Hikaye, antik çağlarda Türk boylarının gök tanrı inancıyla yeşile çalan mavi tonları kutsal kabul etmesiyle başladı. Orta Asya steplerinden yola çıkan Türklerin göç dalgalarıyla Anadolu’ya taşıdığı bu renk, 1500’lü yıllarda Levanten (Doğu Akdeniz) ticaret gemileriyle Avrupa’nın kalbine ulaştı.
Avrupalı tüccarlar, İran ve Horasan bölgelerinden çıkarılan ancak tüm dünyaya Osmanlı toprakları üzerinden ihraç edilen parıltılı "firuze" taşını ilk kez İstanbul pazarlarında gördü. Fransa ve İtalya saraylarındaki aristokratlar, bu büyüleyici taşı ithal edildiği ülkeye atıfla "Türk Taşı" (Pierre Turquoise) olarak adlandırmaya başladı. Zamanla taşın ismi, rengin bizzat kendisini tanımlayan evrensel bir kelimeye dönüştü.
Selçuklu ve Osmanlı dönemi sanatçıları, bu rengi mimaride adeta bir imza haline getirdi. İznik çinilerinden Sultanahmet Camii’nin süslemelerine, Bursa Yeşil Türbe’den halı dokumalarına kadar her eserde turkuaz, İslam estetiğiyle birleşerek kalıcı bir kimlik kazandı. Yabancı seyyahların seyahatnamelerinde "Türk Mavisi" olarak not ettiği bu ton, sadece bir taşın rengi olmaktan çıkıp mimari bir ekolün adı oldu.
Bugün uluslararası renk otoriteleri tarafından küresel bir kod olarak kabul edilen turkuaz, köklü geçmişiyle bir milletin adını tüm dünyada yaşatmaya devam ediyor.