Üzerinde yaşamakta olduğumuz dünya tarih boyunca her anlamda pek çok drama sahne olmuştur. Bu dramların bir kısmını eşref-i mahlukat olan insanoğlu yaşamıştır.
İnsanlık tarihi sayısız ve çok çeşitli felaketlerle, savaşlarla, işgallerle, katliamlarla doludur.
İnsanın yaşadığı coğrafyaların hiç birinin geçmişi bu anlamda tertemiz değildir
Tarihteki devletlerin önemli bir bölümü kan dökerek büyümüş, kan dökerek egemenliğini sürdürmüşlerdir. Din ve inanç savaşları, sömürgeleştirme çabaları her zaman ve herkese öncelikle kan ve gözyaşı olarak dönmüştür.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının insanlığa kan ve gözyaşı anlamında maliyetleri çok yüksek olmuştur. Savaşın kazananları da doğal olarak bütün bu yıkımlardan nasiplerini almışlardır.
Kimi ülkelerde ve zamanlarda insanlar kuşaklar boyu ya sıcak savaşların, ya savaş öncesi gerginliklerin ya da savaş sonrası yıkımların baskısı altında kalmışlardır.
Elbette bütün bunlardan bizim soluk aldığımız yerler de nasiplerini almışlardır.
Babamın sık sık “oğlum, biz çok yoksulluk gördük, eziyet çektik ama çok şükür, dünyanın en iyi zamanını yaşadık” dediğini bilirim. Kendilerinden önceki kuşağın savaş yaşadığını, kendilerinden sonraki kuşağın da geleceğinin onun bakış açısı ile değerlendirildiğinde parlak gözükmediğini söyler.
O bilir annesinin on dört yaşında bir kız iken Kafkasya'dan, şimdiki Ermenistan sınırları içinde olan Erivan civarındaki Ağmağan Dağlarındaki köylerinden, yaylalarından göçüp Türkiye'ye gelmek zorunda kaldığını.
Tarihin yazılı ve sözlü kaynakları onların göçünün oldukça meşakkatli olduğunu yazar. Aynı zorluğu Balkanlardan, Kırım'dan ve başka yerlerden göçüp Türkiye'ye gelen diğer insanlar da yaşamıştır. Aynı güçlüğü yaşadıkları topraklardan göçüp Yunanistan'a, Ermenistan'a ve dünyanın diğer ülkelerine giden insanlar da yaşamıştır. Yani benim ninem gibi belki bu yazıyı okuyan pek çok kimsenin ninesi de, dedesi de benzer süreçlerden geçmiştir.
Kolay iş değildir göç. Doğup büyüdüğünüz, alıştığınız çevreleri bırakıp bilmediğiniz diyarlara gidersiniz. Beklenmedik sıkıntılar, acılar yaşarsınız. Gidip ulaştığınız yerlerde de hemen düzen kurup, mutlu olup oturamazsınız.
Ninem ölünceye kadar bırakıp geldiği yerdeki yeşil yaylaların güzelliğini, iyi beslenmiş hayvanların verimini, orada yaşadıklarını anlatıp durdu.
Yaklaşık yedi, sekiz yıl önce internet üzerinden bir sosyal paylaşım programı aracılığıyla tanıştığım Erivan'da yaşayan bir Ermeni kızının ninesi de aynı dönemde Türkiye'den Ermenistan'a gidenlerdenmiş. O da ölünceye kadar Türkiye'yi anlatıp durmuştu çocuklarına. Bir sesli konuşmamızda kendisine sürpriz olur diye düşünerek Kardeş Türküler Grubu'nun başka dilde söylediği Sarı Gelin türküsünü okumaya çalıştım. Beni dinledikten sonra “hayır” dedi, “lütfen bu türküyü Türkçe olarak söyle. Çünkü ninem ölünceye kadar bu türkünün Türkçesini mırıldanmıştı.”
O nine öykülerine bir üçüncüsü eklenince, ben Erciş'li yazarımız Eyyüp Altun'un kendi ninesinin yaşam öyküsünü kaleme alıp ebedileştirdiği “Sona” adlı romanını okumaya başlayınca artık yazmam gerektiğini düşündüm. Kitabın henüz ilk sayfalarında olmama rağmen bir köy düğününde karşılaşıp birbirlerine tutulan Gazi adlı Türk genci ile Sona adlı Ermeni kızının oldukça zor koşullar altında gerçekten dillere destan olacak bir aşk yaşadıklarını anlıyorum. Henüz kitabın çok başında olmama rağmen o dönemde ve o koşullar altında genç aşıkların yaşamaları muhtemel zorlukları da az çok düşünebiliyorum.
Yazarımızın bizzat kendisi ile görüştükten, onun esnek, anlayışlı, tarihsel olaylara her iki cepheden de, çok iyi empati kurarak yaklaşabilen biri olduğunu gördükten sonra okuyorum eserini. Bana göre onu asıl yazar eden şey sorumluluk duygusudur. O duyarlı bir torun ve sorumlu bir aydın olarak bu aşk hikayesini herkese anlatmak zorunda hissetmiştir kendisini. O insanları birbirine düşman eden pek çok nedenin, kin ve düşmanlığı her fırsatta körükleyen kesimlerin söylemlerinin aksine geçersiz olduğunu ifade etmek istemiştir kendi geniş insan yüreğiyle. Bu kitabı yazarak, her iki tarafa da bir sanatçının duyarlılığı ile baktığını belli etmiş, dünyanın çeşitli yerlerinde sert gösterilerle soykırım iddialarında bulunanlardan, bir anlamda birlikte yaşayabilme olasılığını sabote edenlerden çok daha ileride olduğunu göstermiştir.
Bu arada benzer konulardan okuduğum diğer kitaplar geliyor aklıma. Savaş sonrası Yunanistan'a göç eden Dido Saturiyi'nin “Benden Selam Söyle Anadolu'ya” kitabı da o süreçte karşıya geçmek zorunda kalan, gittiği yerlerde de kolay tutunamayan insanların öyküsünü anlatıyordu.
Romanıyla, şarkısıyla Balkanlardan Anadolu'ya göçün kopardığı iki sevgilinin gerçek öyküsü olan “Senede Bir Gün”de anlatılanlar da ilk okuduğum gençlik günlerimde yüreğimi sızlatmıştı günlerce.
Dün ve yarının tam ortasında bir zamanda bugün bunları yazıyor olmamın nedeni biraz ninelerimiz, biraz da torunlarımızdır.
Eminim ki göçlerin bozduğu düzenleri tarafsız ve insani değerlerle şöyle bir araştırırsak, harman edersek sayısız dramla karşılaşırız. Dünyanın her yerinde her zaman savaşlar göçleri, göçler de büyük acıları getirmiştir.
Şu anda Suriye'de yaşananlar bunun en açık örneklerindendir. Bugün ülkemizin şehirlerinde pasaportlarıyla dilenmeye çalışanların bir kısmı daha dün ülkelerinde hali vakti yerinde ailelerin bireyleriydiler. Onların da eşleri, dostları, sevgilileri ve düzenleri vardı. Onların çocukları da yarın büyük sıkıntılarla büyüyecek ve belki annelerinin, ninelerinin öykülerini kaleme alacaklar.
Farklı kültürlerden, etnik yapılardan, dinlerden insanların kardeşçe bir arada yaşadığı şehirler olduğunu hepimiz biliriz. Hatay ve Mardin bu anlamda iki önemli merkez durumundadır.
Yine de farklı kültürlerin, etnik kökenlerin, dinlerin, mezheplerin hep birilerinin tahriki ile, çomak sokması ile risk oluşturabilecek nitelikte şeyler olduklarını da biliriz.
Aşırı milliyetçi, ırkçı yönetimlerin iktidar oldukları Ermenistan, İsrail, Yunanistan gibi ülkelerde etnik düşmanlığın körüklendiğini, düşmanlığın kuşaktan kuşağa aktarıldığını, genç ve taze beyinlere düşmanlık tohumları ekildiğini, hakların bir arada kardeşçe yaşama ortamlarının baltalandığını bilmeyenimiz yoktur.
O ülkelerde yaşayanlar oylarıyla o düşünceleri iktidar yaptıkları sürece kendileri için ne yazık ki umut da yoktur.
Ülkemizde uzun yıllar süren, çok sayıda cana ve çok büyük maddi kayıplara yol açan etnik kökenli çatışmaların durulduğu bu günlerde hepimizin serinkanlılıkla oturup düşünmemiz gereken şeyler olduğu kanısındayım. Bu süreçte on binlerle ifade edilen can kaybı oldu. Hem bireyler hem de toplum olarak büyük çapta maddi ve manevi zararlar yaşadık. Hem sağa sola ziyan olanlar, hem kazanılabilecekken kazanılamayanlar anlamında bakıldığında büyük servetler heba olup gitti. Gelişme ve bir dünya gücü olma potansiyeli yüksek olan ülkemiz hak ettiği yere bir türlü gelemedi, yurttaşlar da hak ettikleri zenginlik ve mutluluğu tam olarak elde edemediler.
Göç sürecinin ninelerin, dedelerin yüreğini parçaladığı gibi yakın geçmişimizin olayları da anaların, babaları yüreğini parçaladı.
Şimdi ve her zaman, bireyler olarak, Türkiye'yi oluşturan her türlü etnik, dinsel, mezhepsel yapılar olarak hepimizin huzura, barışa ve zenginliğe ve bütün bunları sağlayacak olan kardeşçe bir arada yaşama becerisine ihtiyacımız var.
Yaşanmış bunca acıdan sonra yukarıda saydıklarımızı elde etmek durumundayız. Onları kovalamak, yakalamak, sahip çıkmak durumundayız.
Bireyler olarak, etki yetki sahibi güçler olarak, politikacılar olarak gelin biraz fedakârlık edelim. Derslerimizi iyi okuyup gereği ne ise yerine getirelim.
Zor zamanlara nokta koyup herkes için aydınlık günlerin kapısını araladığımızda çok şey kazanmış olacağız. Torunlarımıza bizden öncekilerin yaşadıklarının aksine kavgasız, savaşsız, göçsüz, kan ve gözyaşının olmadığı bir dünya bırakabilme olasılığımız artacak.
Barış ve kardeşlik için, insanca bir arada yaşayabilmek için aynı evrensel insani doğrular çevresine toplanmamız kaçınılmazdır. Aksi halde yakamızı küçük rüzgarlara kaptırıp savrulup duracağız ve dünyanın bir yerlerinde henüz çok güçlü ama hep aç halleriyle kulaklarını dikmiş parçalayacak av arayan kurtlara yem olacağız.
Bence, vakit geçirmeden ninelerimizin yaşadıklarının üzerine kendi yaşadıklarımızı koyalım ve gelecekle ilgili planlarımızı o dersler henüz aklımızdayken yapalım.
Yapalım ki ninelerimizin, dedelerimizin yaşadıklarını, son dönemde otuz binin üzerinde ananın babanın yaşadığını çocuklarımız, torunlarımız yaşamasın.
Yapalım ki yarınlarımız dünlerimizin tekrarı olmasın.
Anadolu Ajansı ve İHA tarafından yayınlanan yurt haberleri Mynet.com editörlerinin hiçbir müdahalesi olmadan, sözkonusu ajansların yayınladığı şekliyle mynet sayfalarında yer almaktadır. Yazım hatası, hatalı bilgi ve örtülü reklam yer alan haberlerin hukuki muhatabı, haberi servis eden ajanslardır. Haberle ilgili şikayetleriniz için bize ulaşabilirsiniz